• 27.12.2021 09:28
  • (1)

Bir kelebek misali canım az umudum sonsuzdu, 7 yaşındaydım.

Ağrı’da yaşıyorduk. Babam köyde kuzu çobanı olmama  karar vermişti. Dağlarda 7 yaşında kurt ve yılan korkusuyla"" hayvanları otlatırdım. Babam “oğlum korkuyor musun” dediğinde ben de babama “ne korkması ben korkakmıyım” diye  cevap verirdim.

Oysa otların içinde en ufak bir hışırtı veya bir kuş otların içinden kalktığında içim ürperir akşama kadar onun korkusuyla dolaşırdım dağları.

Akşam olduğunda eve gitmek benim için kelimelerle adlandıramadığım bir sevinç olurdu...

Aslında “bu işi yapamıyorum daha çok küçüğüm korkuyorum” demem gerekirdi. Fakat babamın benimle o kadar çok gurur duymasını istiyordum ki o korkuya rağmen günlerimi çobanlıkla geçiriyordum.

Köydeki bazı ailelerin çocukları o dönem  Düzce’ye simit satmaya   gitmişlerdi. Bir süre sonra giden kişilerin çok para kazandıkları köyde konuşulmaya başlanmıştı. Babamda en büyük abimi simit satması için Düzce’ye göndermişti. Köyde çocuklarını Düzce’ye simit satmaya gönderen aileler çok kısa sürede köyün en zengini olmaya başlamışlardı.

Babamda bu söylentilerden umutlanıp aynı akıbeti kendisi içinde bekliyordu.  Lakin  simit satmaya giden abim çok kısa süre sonra köye geri gönderilmişti. Abim simit satamadığı için köye geri gönderilmişti. Babama bu olay çok dokunmuş hatta köyde babamla alay edilmişti.

 Babam bu olayın etkisiyle bize karşı ilgi ve beklentisi azalmış bizim hiçbir şeyi beceremeyeceğimizi düşünmeye başladığını bize hissettirmeye başlamıştı. Ben de babamın ezilen onurunu ve bize karşı olan düşüncelerini değiştirmek  ve bize güvenini artırmak için hareket ediyordum.

Evdeki minderleri başımın üstüne koyup “ simiiiit simiiit ” diye bağırıp babamı simit satabileceğime ikna edip  babamın tekrardan bizle gurur duymasını istiyordum.

Simit satmaya giden çocuklar işi ilerletip bir süre sonra Düzce’de simit fırını açmaya başlamış, bunun sonucunda köyden daha çok kişi simit satmak için Düzce’ye gitmeye başlamıştı. Fırın açan kişiler köyü kısa sürede terk etmişlerdi.

Babam simit fırını açanların kendi evladının olmasını ne çok isterdi. Zaman çok çabuk geçiyordu. Yaklaşık 3 yıl sonra babam Ağrı’dan taşınma kararı vermiş bu karar doğrultusunda birçok şehri gezip en son Düzce’ye gelmişti.

Bir cuma Namazında Düzce Büyük Caminin dolup taştığını hatta etraftaki yolların cemaatle dolduğunu görünce Düzce’ye taşınmanın aile için en uygun şehir olduğunu karar vermişti. Babam için, bizim inançlı ve çalışkan bireyler olmamızdan daha önemli hiçbir şey olamazdı. 

Bir gece kamyonun kasasına binip Düzce’ye geldik.  Düzce’de dedemin dostları hemen bize ev bulup yerleştirdiler. Benim için hayatın hayalden gerçeğe dönüşmesi geldiğimiz günün hemen ertesinde başlamıştı.

Geldiğimizi duyan simit fırını sahipleri aynı gece evimize uğrayıp babamdan tatlı sözlerle ve hatta rüşvet vererek kendi fırınlarının simitlerini satmamızı istemişlerdi.  Babam verdikleri o vaatlere rağmen bizim o fırıncıların simitlerini satmaması kabul etmemişti.

Lakin babam Düzce’ye ilk gelişimizde ailemize samimi bir şekilde yardımcı olan bir dostunun kardeşlerine simit satmamız için  bizi teslim etti. Fırın sahibi bizi merhametle karşılamıştı ve bizi çok yormadan çocukluğumuzda bilerek bize sevgiyle davranırdı. (Hala sevgiyle yad ediyorum)

Çok zaman geçmeden babama borç para teklif ederek babamı ikna eden,  yani aslında rüşvet veren başka bir fırıncıya simit satmamız için verilmiştik. Yeni fırıncımız bol kahkahalı bol küfürlü merhametsiz acımasız cahil biriydi.

Genel olarak ortalama 10 ile 16 yaş aralığında henüz oyun çağında çocuklardık ve bizim zayıf hallerimizi bilen bizimle adeta oynayan kimi zaman simit satan çocukları acımasızca döven biriydi.

Aramızda babası olmayan garip ve sahipsiz birisi vardı. Sahipsiz ve kollayanı olmadığı için fırıncı sırf bize ders olması için onu sürekli döverdi. A

yaklarının altına alıp kafasına kafasına vururdu, “ vurma!!!! Canım çok acıyor “   deyişi arşı alayı titretiyordu. Çoğu zaman gece uykumda kalkar onun için gizli gizli ağlardım fakat elimden bir şey gelmezdi ve kahrolurdum.

Sabah saatin beşinde bizi alır, yerinden oynatmakta bile zorlandığımız simit tablasını kafamıza koyar her türlü pohpohlamayla bizi uğurlar en çok simit satanı herkesin içinde över aynı zamanda da hepimize aba altından sopa gösterirdi.

Doğudan getirdiği çocuklara simit sattırır akşamları karkas halinde olan bir inşaatta yatırırdı. Arsa alır ev alır araba alır ama o garibanlara bir çorap almazdı.

Şimdi 38 yaşındayım hala o doğudan getirilen ve sırtından para kazanılan o çocukların acısını kalbimde hissediyorum.

Hiç unutmam o çocuklardan biri olan Cengiz diye bir arkadaşım vardı ve yetimdi...  Simitlerim akşama kaldığında simitlerimi bitirmeme yardım ederdi. Tüm kalbiyle bana sevgi duyardı sırtını bana yaslar babasızlığı anlatır içindeki eksikliği benle paylaşırdı.

Bir kardeş sıcaklığıyla gözleri dolar babasının ölürken saçlarından bir tutam aldığını, annesin yastığının içine bir cepken şeklinde diktiğini anlatırdı. 

Cedidiye Mahallesi şimdiki belediyenin karşısında otobüsler kalkardı. Bizde duran otobüslerin içinde Cengiz’le simit satardık. Cengiz benden daha azimliydi simitlerini erkenden bitirir bana yardım ederdi. Bir gün çok hastalanmış ve yaklaşık 15 gün simit satmaya gidememiştim.

Hastayken hep Cengiz’i özlüyordum. Hastalığımı atlatıp tekrar simit fırınına gittiğimde Cengiz’in öldüğünü söylemişlerdi. Adeta yıkılmış şoka uğramıştım.

O gün Şaguç köprüsünden Asar Deresinin akıntısına doğru acı ve hüzünle bakarken sermayem olan simitlerimi savurmuştum üzüntümden. Ve o gün anlamıştım bu dünyanın iyi İnsanlara dar geldiğini, ve bunu  çocuk kalbimle ağlayarak haykırıyordum tüm Dünya’ya. Cengiz’le arkadaşlığımız sadece 8 aydı ama sanki 80 yıllık bir arkadaşlıktı.

Cengiz ve sattığı simitleri kaldı mazide…